Emekliliğimin Onuncu Yılında
Yola devam...
Tam on yıl önce bugün...
Çok severek yaptığım mesleğime veda edip emekli oldum.
Gerçi bu kararın içinde biraz da yöneticimin payı vardı, bunu inkâr edecek değilim. Fakat asıl mesele çok daha derindeydi.
Çünkü ben, on üç yaşında geldiğim İstanbul'da, neredeyse hiç ara vermeden elli bir yaşıma kadar çalışmıştım.
Çocuk yaşta önce işe yerleştirildim, sonra okula kaydoldum. Eğitim hayatımın büyük bölümü yarım gün okul, yarım gün iş şeklinde geçti. Yaz tatillerinde ise okul yoktu ama çalışma tam zamanlı devam ediyordu.
Çocukluğumdan itibaren hayatın bana öğrettiği ilk şeylerden biri şuydu:
Emek vermeden hiçbir şey olmuyor.
Perakende sektörünü kendim seçmiştim. Üstelik gerçekten severek çalıştım. Babam başta olmak üzere ailemin, “Devlet işine gir, düzenli bir işin olsun.” ısrarlarını da anlıyordum. Ama oturarak, durağan bir iş bana göre değildi.
Ben kendi yolumu çizmek istiyordum.
Bir kere karar vermiştim.
Kimse beni kendi yolumdan çeviremezdi.
Otuz yılı aşkın perakende hayatım da işte böyle geçti. Kolay bir yol değildi. İnişleri vardı, çıkışları vardı, dik yokuşları vardı. Fakat kolay bir inişi hiç olmadı.
Mücadele vardı.
Özveri vardı.
Gayret vardı.
Emek ve sabır vardı.
Ve sonunda bir gün, o uzun yolculuğa yine kendi isteğimle son verdim.
İsteseydim çalışmaya devam edebilirdim. Emeklilikten sonra da çok iyi şartlarda iş teklifleri aldım. Fakat dönüp yeniden çalışmayı hiç düşünmedim.
Çünkü benim başka hayallerim vardı.
Ben okumayı çok seviyordum.
Edebiyat, tarih, kişisel gelişim kitapları, şiirler, romanlar... Kitaplarla aramda çocukluğumdan beri başka türlü bir bağ vardı.
Meğer insanın içinde bazı hayaller vardır da zamanı gelene kadar sessizce beklerlermiş.
Benimkiler de bekliyordu.
Emekli oldum ama hayatımda ilk defa gerçekten emekli olamadım.
Hatta galiba iş yüküm iki katına çıktı.
Çünkü şimdi sıra hayallerime gelmişti.
Hayallerimden biri, öykülerimi ve anılarımı kitaplaştırmaktı.
Hiç vakit kaybetmeden ilk kitabımı yazmaya başladım.
Bazen gündüzler yetmedi. Geceleri, hatta sabahlara kadar bilgisayarın başında kaldım. Yazdığım bölümleri iki gün sonra yeniden okuyordum. Beğenmediğim bir yer varsa baştan yazıyordum. Sonra tekrar okuyordum. Yine içime sinmediyse bir kez daha değiştiriyordum.
İlk kitabım tam iki buçuk yılımı aldı.
Sonunda bir gün, çocukluğumdan taşıdığım hatıralar kitap oldu.
Balkanlarda Kalan Çocukluğum raflarda yerini aldı.
Kitabın binlerce okuyucuya ulaşması beni hem şaşırttı hem de tarifsiz mutlu etti. Çocukluk anılarımın yurt dışından, Asya'dan, Avrupa'dan ve Amerika kıtasından bile okuyuculara ulaşması benim için ayrı bir gurur kaynağıydı.
Çocukluk hayallerimden biri gerçekleşmişti.
Sonra ikinci anı-öykü kitabım geldi:
Türk Yurdu Balkanlar.
Ardından şiirlerim konuşmaya başladı.
Deliorman Kokusu...
Sonra ikinci şiir kitabım:
Balkan Türkleriyiz Biz.
Dört kitap...
Bir zamanlar sadece hayalini kurduğum şeyler, şimdi kitaplığımda gerçek olarak duruyordu.
Ama durun bakalım...
“Emekli oldum, artık dinleniyorum.” diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.
Ben emekli olduktan sonra bir de üniversite hayatına yeniden başladım.
Kitap yazarken okudum, okurken öğrendim, öğrenirken yeniden öğrenci oldum.
Peş peşe iki ön lisans diploması aldım.
Üçüncü diplomayı ise bilerek yarıda bıraktım.
Belki bir gün...
Kim bilir?
Belki bir sabah yeniden o yarım kalan yolun başına dönerim ve üçüncü diplomayı da alırım.
Hayatın güzel tarafı da bu zaten.
Bazı kapıları kapatmak zorunda değilsiniz. Bazen sadece aralık bırakmak yeterlidir.
Bir yandan kitaplar, bir yandan üniversite...
Bir yandan da yollar.
Ülke gezileri, özellikle Balkanlar yolculukları bana hep yeni kapılar açtı. Her yolculuk biraz insan tanımaktı, biraz kendini tanımaktı, biraz da geçmişe başka bir pencereden bakmaktı.
Küba da bu yolculuklardan biri oldu.
Çok severek gittim.
Çok keyif aldım.
Belki bir gün yeniden gitmek de nasip olur.
Çünkü insanın bazı şehirlerle, bazı ülkelerle ve bazı yollarla işi bitmiyor.
Son birkaç yıldır kendimi biraz nadasa çektim.
Ama sakın bunu “boş durmak” sanmayın.
İçimde yeni bir kitap büyüyor.
Hatta artık kafamda büyük ölçüde hazır.
Sadece bilgisayarın başına oturup onu kelimelere dökmek kaldı.
Bir yıl içinde tamamlanabilecek bir çalışma belki.
Ama acelem yok.
Çünkü bu kez her sahnenin, her cümlenin, her hatıranın hakkını vermek istiyorum.
O kitap da eninde sonunda raflardaki yerini alacak.
Ve o kitap biraz daha farklı olacak.
Çünkü beni anlatacak.
Çocukluğumdan başlayacak.
Bir muhacir çocuğunun gözünden hayatı, göçü, çocukluğu, insanları, kayıpları, sevinçleri, mücadeleyi ve yıllar boyunca biriktirdiklerini anlatacak.
Adı da belli:
Bir Muhacir Çocuğun Anıları
Bütün bunların yanında biraz da siyaset...
Bulgaristan'da ve Türkiye'de siyasi anlamda da gayretlerim oldu, olmaya devam ediyor.
Ama şunu zamanla daha iyi anladım:
Siyaset herkesin vicdanına, sabrına ve karakterine göre bir yol değil.
Bakalım hayat bizi daha nerelere götürecek.
Şimdi dönüp geçen on yıla baktığımda kendime şöyle bir not düşüyorum:
3 evlat.
3 torun.
4 kitap.
2 diploma.
Ve bunların hepsi emekliliğimin ilk on yılına sığdı.
Yeterli mi?
Asla!
Çünkü benim daha yapacak işlerim var.
Daha okuyacağım kitaplar, yazacağım hikâyeler, gideceğim yollar, tanıyacağım insanlar ve dikilecek fidanlar var.
Hem bakın, bunu sadece laf olsun diye söylemiyorum.
Bir elma, bir ayva, bir incir, erik ve başka meyve fidanlarım var. Bazılarından meyve yemeye bile başladık.
Güllerim var.
Ve bir de zeytin fidanım...
Sessizce, sabırla büyümeye devam ediyor.
Demek ki insan sadece kitap yazmamalı.
Bazen toprağa da bir şeyler yazmalı.
Bir fidan dikmeli.
Bir gül yetiştirmeli.
Bir zeytin ağacının büyümesini beklemeli...
Bir gün gölgesinde oturacağını bilmeden.
Nâzım Hikmet'in Yaşamaya Dair şiirindeki o güzel düşünceyi çok seviyorum:
“Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin...”
İnsanın yaşama karşı tavrı biraz da böyle olmalı.
Yarın orada olup olmayacağını düşünmeden bugün bir şey dikmek...
Bir ağaç olabilir.
Bir kitap olabilir.
Bir fikir olabilir.
Bir iyilik olabilir.
Bir çocuğun hayatına dokunmak olabilir.
Çünkü mesele sadece yaşamak değil.
Yaşama devam etmek.
On yıl önce emekli olduğum gün, belki bazıları benim artık dinleneceğimi düşündü.
Ben ise başka bir yola çıktım.
Çalıştım.
Yazdım.
Okudum.
Öğrendim.
Gezdim.
Ürettim.
Bazen yoruldum.
Bazen durdum.
Bazen kendimi nadasa bıraktım.
Ama hiçbir zaman vazgeçmedim.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum:
Yorulmak başka şeydir, vazgeçmek başka.
İnsan yorulabilir.
Dinlenebilir.
Bir süre bekleyebilir.
Hatta bazen yolun kenarına oturup nefeslenebilir.
Ama sonra yeniden kalkar.
Çünkü yol hâlâ oradadır.
Ben de hâlâ yoldayım.
Artık acelem yok.
Eskisi gibi her şeyi bir anda yetiştirmeye çalışmıyorum.
Biraz daha yavaş yürüyorum.
Ama yürümeye devam ediyorum.
Yaşım 61...
Ama ruh?
Hâlâ 25,5! 😀
O yüzden önümde daha çok yol var.
Daha yazılacak kitaplar, dikilecek ağaçlar, gidilecek yollar ve yaşanacak güzel günler var.
Ve ben bugün, emekliliğimin onuncu yılında kendime bir kez daha aynı sözü veriyorum:
Yılmak yok.
“Of, yoruldum.” deyip bırakmak yok.
Gerekirse dinlen.
Gerekirse bekle.
Gerekirse biraz yavaşla.
Ama...
YOLA DEVAM.
Çünkü insanın yaşı ilerleyebilir.
Dizleri yorulabilir.
Saçları ağarabilir.
Ama içinde yaşama sevinci varsa, insanın yolu hiçbir zaman bitmez.
Benim yolum da henüz bitmedi.
Daha anlatacak çok hikâyem var.
Daha yazacak çok cümlem...
Ve her şeye rağmen, hatta belki de bütün zorluklara rağmen, içimde hâlâ aynı inanç var:
Umut var.
Ve ben biliyorum ki umut hiç yok olmayacak.
Hoşça kalın, sağlıcakla kalın dostlar.
Yolunuz açık, gönlünüz ferah olsun.
Saygılarımla.
Cevat Çırak
(CECO)
07.10.2026
#Emekliliğimin10Yılı
#BirMuhacirÇocuğunAnıları
#HayallerBitmez
#YolaDevam
#UmutVar
Yorumlar
Yorum Gönder